5 Haziran 2013 Çarşamba

Dolunay I. Bölüm

Dolunay

I. Bölüm

          Kara bulutlar, Boston şehrinin üstünü kaplamıştı. Gelecek sabah yağmurlu olacaktı anlaşılan. Bulutların arasından bembeyaz parlayan dolunay görünüyordu. Sarı saçlı genç bir kadın bomboş yolda hızlı bir şekilde ilerliyordu. O gün Rose için çok zor bir gündü. Dolunayın ilk günü hep zor olurdu zaten. Radyoda “Here Comes The Sun” çalıyordu. Rose kısacık bir süreliğine de olsa kendini müziğin akışına bıraktı. Fakat sonra hemen yola odaklandı. Gitmek istediği yere sadece birkaç kilometre kalmıştı. 5 dakika sonra arabasını yolun kenarında durdurdu. Yavaşça arabadan indi. Etrafına bakındı. Yol tamamen sessizdi. Hızlı adımlarla ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladı.             
         
         Yarım saat sonra dönüşümü başlayacaktı. Güneş doğduğunda ise kendini hiç bilmediği bir yerde bulacaktı. O gece yaptığı hiçbir şeyi hatırlamayacaktı. Alışmıştı bu duruma artık. Sadece dönüşümden önce şehir dışına çıkmalı ve onu hiç kimsenin görmediğinden emin olmalıydı. Hem işi dolayısıyla eşine bahaneler uydurup, onun yanından ayrılmak oldukça kolaydı.

         Mevsim sonbahardı. Ağaçların tüm yaprakları dökülmüştü. Bu sebeple ses çıkarmadan yürümesi oldukça güçtü. Biraz daha yürüdü. Çevrede kimsenin olmadığından emin olmak istiyordu. Yaşlı bir ağacın dibine oturdu. Başını ağaca yasladı. Dönüşümü birazdan başlamalıydı. Kimseye zarar vermemeyi umdu. Kalbi güm güm atmaya başlamıştı. Kanının damarlarındaki akışını hissedebiliyordu.

         Fakat bir süre sonra nabzı yavaşça normale döndü. Ama böyle bir şey nasıl olurdu? Tüm bu belirtilerden sonra kurda dönüşmesi gerekmiyor muydu?   Ne oldu da hala dönüşmemişti? Yoksa normale mi dönüyordu? Ama niye? 16 yaşından beri her dolunayda dönüşmüştü. Bu dolunayın farkı neydi?

         Biraz daha beklemeye karar verdi. Dolunay bütün ihtişamıyla orada olmasaydı daha tam olarak doğmadığını düşünebilirdi. Ama ay daha önce hiç olmadığı kadar parlak bir şekilde tepesinde duruyordu. Güneş doğana kadar o ağacın dibinde oturdu. Hiçbir şey olmamıştı. Bu durumu aklı almıyordu. Bacakları uyuşmuştu. Yerden kalkınca sendeledi, ağaca tutunup doğruldu. Kot pantolonundaki yaprakları temizledi. Yavaş adımlarla arabasına doğru yürüdü. Bulabildiği en yakın motele yerleşti. Tüm gece uyumadığından çok yorgundu. Biraz daha düşünürse beyni patlayacaktı. Çarşafları kırışık sert yatağa kendini attı ve o an uykuya daldı.

         Uyandığında pencereden süzülen güneş ışıkları tüm odayı dolduruyordu. Hemen yataktan kalktı ve telefonunun saatine baktı. Saat 3 olmuştu. Ve tam 21 tane cevapsız arama vardı. Ne diye telefonunu sessizde bırakmıştı ki? David çok telaşlanmış olmalıydı. Hemen geri aradı. Telefon çalarken aklına söylemek için hiçbir yalan gelmedi. Anlaşılan birazcık doğaçlama yapacaktı. Birkaç saniye sonra telefon açıldı.
           Rose? Sen misin? İyi misin?
           Evet, benim, iyiyim.
           Rose, nerelerdeydin? Neden telefonuna cevap vermiyorsun?
           Özür dilerim hayatım. Benn, ben, şey, toplantıdaydım. O yüzden açamadım.
           Bu saate kadar ne toplantısı?
           Bugün gerçekten çok yoğundum. Telefonuma bakacak vakti bırak, kafamı kaşıyacak vaktim yoktu. Kızdın mı?
           Yok kızmadım. Hatta az kalsın beni meraktan öldüreceğin için sana teşekkür edecektim.
           David, özür diledim ya. Her neyse, senin günün nasıldı?
           Senin başına gelmiş olabilecek ölüm senaryoları kurmak dışında güzeldi.
           Çok kuruntu yapıyorsun. Bana hiç kimse bir şey yapamaz.
           Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?
           Çünküü, çünkü ben tam üç ay karate kursuna gittim.
           Ve kendini çok güvende hissediyorsun öyle mi?
           Aynen öyle.
           Rose çok düşüncesizsin. Benim nasıl telaşlandı-
           David, artık şu konuyu kapatalım. Gerçekten sıkılmaya başladım.
           Tabii, doğru ya, sen istediğin zaman konular kapanır, sen istediğinde açılır.
         Dedi ve yüzüne kapattı. Rose ne yapacağını şaşırmıştı. Kocasıyla kavga etmek şu an isteyeceği son şeydi. Fakat edivermişlerdi işte. Bir yandan onun olayları çok büyüttüğünü düşünse de bir yandan da haklı olduğunu biliyordu. Onun yerinde kendi olsa o da meraktan çıldırırdı.

         Bir süre David’in gönlünü almak için ne yapacağını düşündü. En sonunda bir kısa mesaj yollamaya karar verdi.

Bugün sana haksızlık ettim. Gerçekten çok üzgünüm. Seni çok seviyorum.”

         David, çabuk parlayıp çabuk sönen biriydi. Onunla asla uzun bir süre küs kalamazdı. Biraz sonra mutlaka cevap gelecekti. Düşündüğü gibi de oldu.

“Seni üzmek istememiştim. Benim için her şeyden daha değerli olduğunu biliyorsun. Bir daha böyle yapma. Seni çok seviyorum.” 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder