Dolunay
I. Bölüm
Kara bulutlar, Boston şehrinin
üstünü kaplamıştı. Gelecek sabah yağmurlu olacaktı anlaşılan. Bulutların
arasından bembeyaz parlayan dolunay görünüyordu. Sarı saçlı genç bir kadın
bomboş yolda hızlı bir şekilde ilerliyordu. O gün Rose için çok zor bir gündü.
Dolunayın ilk günü hep zor olurdu zaten. Radyoda “Here Comes The Sun”
çalıyordu. Rose kısacık bir süreliğine de olsa kendini müziğin akışına bıraktı.
Fakat sonra hemen yola odaklandı. Gitmek istediği yere sadece birkaç kilometre
kalmıştı. 5 dakika sonra arabasını yolun kenarında durdurdu. Yavaşça arabadan
indi. Etrafına bakındı. Yol tamamen sessizdi. Hızlı adımlarla ormanın derinliklerine
doğru yürümeye başladı.
Yarım
saat sonra dönüşümü başlayacaktı. Güneş doğduğunda ise kendini hiç bilmediği
bir yerde bulacaktı. O gece yaptığı hiçbir şeyi hatırlamayacaktı. Alışmıştı bu
duruma artık. Sadece dönüşümden önce şehir dışına çıkmalı ve onu hiç kimsenin
görmediğinden emin olmalıydı. Hem işi dolayısıyla eşine bahaneler uydurup, onun
yanından ayrılmak oldukça kolaydı.
Mevsim
sonbahardı. Ağaçların tüm yaprakları dökülmüştü. Bu sebeple ses çıkarmadan
yürümesi oldukça güçtü. Biraz daha yürüdü. Çevrede kimsenin olmadığından emin
olmak istiyordu. Yaşlı bir ağacın dibine oturdu. Başını ağaca yasladı. Dönüşümü
birazdan başlamalıydı. Kimseye zarar vermemeyi umdu. Kalbi güm güm atmaya
başlamıştı. Kanının damarlarındaki akışını hissedebiliyordu.
Fakat
bir süre sonra nabzı yavaşça normale döndü. Ama böyle bir şey nasıl olurdu? Tüm
bu belirtilerden sonra kurda dönüşmesi gerekmiyor muydu? Ne oldu da hala dönüşmemişti? Yoksa normale
mi dönüyordu? Ama niye? 16 yaşından beri her dolunayda dönüşmüştü. Bu dolunayın
farkı neydi?
Biraz
daha beklemeye karar verdi. Dolunay bütün ihtişamıyla orada olmasaydı daha tam
olarak doğmadığını düşünebilirdi. Ama ay daha önce hiç olmadığı kadar parlak
bir şekilde tepesinde duruyordu. Güneş doğana kadar o ağacın dibinde oturdu.
Hiçbir şey olmamıştı. Bu durumu aklı almıyordu. Bacakları uyuşmuştu. Yerden
kalkınca sendeledi, ağaca tutunup doğruldu. Kot pantolonundaki yaprakları
temizledi. Yavaş adımlarla arabasına doğru yürüdü. Bulabildiği en yakın motele
yerleşti. Tüm gece uyumadığından çok yorgundu. Biraz daha düşünürse beyni
patlayacaktı. Çarşafları kırışık sert yatağa kendini attı ve o an uykuya daldı.
Uyandığında
pencereden süzülen güneş ışıkları tüm odayı dolduruyordu. Hemen yataktan kalktı
ve telefonunun saatine baktı. Saat 3 olmuştu. Ve tam 21 tane cevapsız arama
vardı. Ne diye telefonunu sessizde bırakmıştı ki? David çok telaşlanmış
olmalıydı. Hemen geri aradı. Telefon çalarken aklına söylemek için hiçbir yalan
gelmedi. Anlaşılan birazcık doğaçlama yapacaktı. Birkaç saniye sonra telefon
açıldı.
—
Rose? Sen misin? İyi misin?
—
Evet, benim, iyiyim.
—
Rose, nerelerdeydin? Neden telefonuna cevap
vermiyorsun?
—
Özür dilerim hayatım. Benn, ben, şey, toplantıdaydım. O
yüzden açamadım.
—
Bu saate kadar ne toplantısı?
—
Bugün gerçekten çok yoğundum. Telefonuma bakacak vakti
bırak, kafamı kaşıyacak vaktim yoktu. Kızdın mı?
—
Yok kızmadım. Hatta az kalsın beni meraktan öldüreceğin
için sana teşekkür edecektim.
—
David, özür diledim ya. Her neyse, senin günün nasıldı?
—
Senin başına gelmiş olabilecek ölüm senaryoları kurmak
dışında güzeldi.
—
Çok kuruntu yapıyorsun. Bana hiç kimse bir şey yapamaz.
—
Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?
—
Çünküü, çünkü ben tam üç ay karate kursuna gittim.
—
Ve kendini çok güvende hissediyorsun öyle mi?
—
Aynen öyle.
—
Rose çok düşüncesizsin. Benim nasıl telaşlandı-
—
David, artık şu konuyu kapatalım. Gerçekten sıkılmaya
başladım.
—
Tabii, doğru ya, sen istediğin zaman konular kapanır,
sen istediğinde açılır.
Dedi
ve yüzüne kapattı. Rose ne yapacağını şaşırmıştı. Kocasıyla kavga etmek şu an
isteyeceği son şeydi. Fakat edivermişlerdi işte. Bir yandan onun olayları çok
büyüttüğünü düşünse de bir yandan da haklı olduğunu biliyordu. Onun yerinde
kendi olsa o da meraktan çıldırırdı.
Bir
süre David’in gönlünü almak için ne yapacağını düşündü. En sonunda bir kısa
mesaj yollamaya karar verdi.
“Bugün sana haksızlık ettim. Gerçekten çok üzgünüm. Seni çok seviyorum.”
David,
çabuk parlayıp çabuk sönen biriydi. Onunla asla uzun bir süre küs kalamazdı.
Biraz sonra mutlaka cevap gelecekti. Düşündüğü gibi de oldu.
“Seni
üzmek istememiştim. Benim için her şeyden daha değerli olduğunu biliyorsun. Bir
daha böyle yapma. Seni çok seviyorum.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder